Thursday, July 14, 2011

YAŞAYAN CANLI EVRENİN TERMODİNAMİĞİ

Bu yazı, www.countercurrents.org sitesinde yer alan Robert Riversong imzalı The Thermodynamics Of An Intelligent Living Universe adlı makalenin çevirisidir. Çeviri için site yönetiminden izin alınmıştır.

Evrenin neden var olduğunu, bir amacının olup olmadığını ve varsa bu amacın ne olduğunu, ondan önce bir "şeyin" olup olmadığını, fiziksel uzayın ötesinde bir İlahi İrade veya Kozmik Zeka olup olmadığını bilemeyiz; muhtemelen de hiç bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz bazı şeyler var.

Evrendeki "büyük patlamanın" 13,7 milyar yıl önce gerçekleştiğini biliyoruz (ancak bu, başka bir evrenin sıkışma sonrası geri tepmesi olabilir). Bildiğimiz anlamdaki yaşamın, en azından yerel olarak, bu sürenin yaklaşık üçte birinde var olduğunu biliyoruz. Bunu biraz düşünün. Biz (yaşam kendini yenilediği için asli anlamda "biz") fiziksel evrenin üçte biri yaşındayız. Şimdiye kadar çoktan olgunlaştığımızı düşünebilirsiniz.

Keşfettiğimiz (ya da icat ettiğimiz) doğa "kanunları" içerisinde en evrensel olanı Termodinamiğin İkinci Yasasıymış gibi görünüyor: Bütün enerji sistemleri geri döndürülemez ve değiştirilemez bir şekilde maksimum entropiye (moleküler kaos) doğru yol alır. Yani, evren çözülmektedir. Hatta, bizdeki zaman algısını sağlayan, maddenin düzenden düzensizliğe doğru olan tek yönlü akışıdır. Bu, evrenin sonsuz karmaşıklığını fazlasıyla basite indirgemek gibi görünse bile, bilimsel çalışmaların özü, karmaşık süreçlerini yöneten basit yasaları bulmaktır. Dünyanın en büyük harikalarından bazılarını yaratmış olan sanatçı ve mucit Leonardo da Vinci, en büyük karmaşıklığın basitlik olduğuna inanırdı. Akıl almaz derecede karmaşık teoriler üzerinde kafa yoran Albert Einstein da bize, "Her şeyi mümkün olduğu kadar basit yapın ama daha basit yapmayın." der.

Isı, enerji, hareket ve güç bilimi olan termodinamik, Otto von Guericke'nin 1650'de, Aristo'nun uzun zamandır kabul gören "Doğa, vakumdan nefret eder" önermesini çürütmek için yaptığı dünyanın ilk vakum pompası ile basit bir şekilde başladı.

Aslında ikisi de haklıydı. Evet, -düzen kurmak ve devam ettirmek için- entropiye doğru akışı yerel ve geçici olarak tersine çevirecek zekaya ve termodinamik yeteneğe sahibiz. Ama daha genel anlamda, doğal şeyler vakumdan nefret eder. Alice'e sorun.

Günümüz kozmolojisi (sicim teorisi ve döngüsel kuantum yerçekimi gibi ezoterik yapıları saymazsak), evrenin (belki de tek evrenin) hiçlikten başlayıp uzay ve zaman olarak genişlediğini, bu sırada da yoğunlaşarak maddi dünyamızı oluşturan her şeyi meydana getirdiğini ileri sürmektedir.


Bu, tahmin edeceğiniz üzere son derece enerjik bir süreçtir. Başlangıç hareketinden sonra yaklaşık olarak saniyenin milyonda biri süre boyumca evrenin sıcaklığı 60 trilyon santigrat dereceydi. 300.000 yaşına geldiğinde, evrenimiz 100.000 dereceye kadar soğumuştu (bizim güneşimiz 5.500 derece). İlk bir milyar yılın sonunda, -200 dereceye düşecek kadar yayılmıştı. Bu sabah, evrenimiz -270 dereceyi gösteriyordu. Yani mutlak sıfırın sadece 3 derece üstünde. Bu da, çok soğuk demektir.

Ancak, termodinamiğin ilk yasasından bildiğimiz üzere enerji yaratılamaz ve yok edilemez (en azından bizim evrenimiz içerisinde); yani büyük patlamada açığa çıkan ısı, ne kadar dağılmış olursa olsun hâlâ duruyor demektir. Başlangıç anından itibaren, evren yoğunlaşmış enerjiyi, daha az yoğun biçimlere doğru dağıtmaktadır. Bu sürece entropi denmektedir. Entropi aynı zamanda herhangi bir andaki, ya da herhangi bir termodinamik sistem tarafından yaratılmış olan kaos veya dağılma miktarının ölçüsüdür.

Hem Herakles'e (M.Ö. 500 yılında "Aynı nehirde iki kere yüzemezsiniz." demiştir) hem de çoğumuza göre, her şey akışkandır: Evren dinamik bir devinimdir ve hiçbir şey aynı kalmaz. Bu aynı zamanda, biz zeki primatların normal öznel tecrübesidir.

Daha basit şekilde, yaratıcı zeka (başka pek çok şeyin yanı sıra jeodezik kubbenin mucidi) Buckminster Fuller'in ünlü lafındaki gibi, bir fiildir.

Hatta, yaşamın kontrollü bir yanma, bir enerji akış yolu, açık bir termodinamik sistem olduğunu söylersek doğru olur. Tamam, bazı terimleri açıklayalım. Termodinamik teoride üç enerji akış sistemi vardır: hiçbir şeyin girip çıkamadığı izole (teorik) sistemler; dışarıdan gelen enerjiye açık olan kapalı sistemler; ve dinamiklerini beslemek için dışarıdan hem enerji hem de maddeyle beslenen açık sistemler.

Yaşayan organizma olarak bizler (bütün bitki ve hayvan kuzenlerimizle birlikte), varlığımızı sürdürmek, büyümek, üremek, ayrıca sanat, şarkı, dans, boş vakit etkinlikleri gibi "fasarya" işler için dışarıdan aldığımız yiyeceklerden ve yakıtlardan (madde ve enerji) faydalanırız.

Evrenin doğası ileri seviyede organize olmuş veya yoğun durumda bulunan biçimden kaotik forma doğru akmaksa eğer, bizler (ve diğer tüm canlılar) nasıl oluyor da bunca zaman sonra hâlâ ileri derecede organize (karmaşık) ve istikrarlı kalabiliyoruz (diye sorabilirsiniz)? Yaşamın, evrendeki tek entropi karşıtı eğilim olduğunu, he nasılsa, termodinamiğin ikinci yasasını ihlal ettiğimizi, bütün bilimsel prensipler içerisinde en evrensel olanından muaf olduğumuzu ileri sürenler çıktı. Öyle değil.

Yaşam bir fiildir. Yaşam, dengeyi tekrar sağlamak için yapılan en etkili işlemdir. Biz de akıntıyla sürükleniyoruz; ama çok yaratıcı bir biçimde. İkinci yasa, enerjinin entropiye doğru küçülme gerekliliği şartsa, ve bu yasa, enerji parçacıklarına doğru en küçük ortak paydaya (yani dengeye) kadar küçülen sürekli bir hareketi gerektiriyorsa , evrenin kaos yaratma sürecini hızlandırmak için akıllı yöntemler geliştirmesi mantıklı olmaz mı? Bildiniz, siz osunuz işte.

Tüm bunların yanı sıra, ezoterik doğu felsefesini popülerleştiren ilk kişi olan Alan Watts, 1966'da yazdığı The Book: On the Taboo Against Knowing Who You Are adlı kitabında, evrenin kendi kendiyle saklambaç oynayan bir Kozmik Bilinç olduğunu, içindeki bütün canlı ve cansız varlıklara dönüşerek kendi kendinden saklandığını ve gerçekte ne olduğunu unuttuğunu; bunun da, hepimizin aslında onun bir parçası olduğumuz ve kendimizi "deriden bir çanta içindeki ego" olarak algılamamızın sadece bir masal olduğu neticesini doğurduğunu; farklı şeyler olarak algıladığımız varlıkların bütün içindeki süreçler olduğunu belirtir. İlginç bir şekilde, bu egzotik felsefi bakış açısı, biyofiziksel bilimlerde geniş çaplı kabul gören ve DNA dizilimimizin "deri çantamızın" dışındaki çevresel etkenlere bağlı olduğunu öne süren Gaia teorisinin ve vücudumuza kimyasal enerji sağlayan mitokondrimizin, insanlara ait olmayan bir bakteri olduğunu söyleyen evrimsel biyolojinin özünü oluşturmaktadır. Bizi oluşturan sadece içimiz değil, çevremizdir de.

Karasal mevcudiyetin ilk günlerinden itibaren, dünya kendisini okyanuslarla kaplayıp üzerini atmosferle sarmaladıktan sonra, kendi etrafındaki düzensizliği ironik bir şekilde hızlandıran sonsuza yakın çeşitlilikte yerel düzenlemeler görülmüştür. Bu oto-katalitik (yani kendi kendini oluşturan, kendi kendini devam ettiren) süreçler arasında girdaplar, siklonlar, atmosferdeki ve okyanustaki akıntılar da bulunmaktadır. Nerdeyse sihirli bir şekilde kendiliğinden meydana gelip, saniyelerce ya da ilelebet hayatta kalabilmektedirler. Bunların ilk yaşam biçimleri olduğu bile söylenebilir. Tek farkları, üremeyi öğrenemedikleri için çevresel koşulların değişmesi durumunda ölüme karşı savunmasız olmalarıdır. Bir atmosfer olayı olan siklonlar, basınç kaynaklı enerjinin, gezegenin dönmesi dolayısıyla meydana gelen Coriolis kuvvetinin çevirdiği ısıyayımlı cereyanı, nispeten uzun ömürlü, çok güçlü ve düzenli enerji hareketine dönüştürmesiyle oluşur. Bu, yolu üzerindeki her şeyi yıkan bir kuvvet olarak görülebilir ama aslında, evrenin, enerji değişimini azaltmasıdır sadece.

Enerjinin bir iş yapabilmesi için mühendislerin ekserji dedikleri, çok iyi düzenlenmiş ve yoğunlaşmış enerji olması gerekir. Ekserji, faydalanılabilir bir iş yapamayan düzensiz enerji olan entropinin tam tersidir. Bir siklondaki barometrik basınç olsun, suyun bir değirmene dökülmesini sağlayan yerçekimi olsun, bir türbini döndüren rüzgarın momentumu olsun, elektrikli veya patlamalı motorların sıcaklığı olsun, buharlı makinelerdeki gibi izotropik (eş yönlü) basın. olsun, veya bir motoru döndüren akımdaki voltaj olsun, ekserji, enerji farklarının yoğunluğu olarak ölçülebilir. Ekserji ayrıca, besinleri ve atıkları hücre içinde taşıyan ozmotik enerjide de, yerdeki suyu 50 metrelik servi ağacının yapraklarına taşıyarak terlemeyi sağlayan kılcal enerjide de görülür. Bu terleme gökyüzündeki nemi oluşturur, bu nem de yüzeydeki gerilim ve yerçekiminin etkisiyle damlaya dönüşüp toprağa düşer. Sonra, kimyasal difüzyon enerjisiyle ve elektro-kimyasal iyon yükü enerjisiyle taşları minerallere ayrıştırarak toprağa dönüştürür, o da, devasa servilere dönüşen tohumları besler. Böylece döngü başlar.

Enerji ve maddenin (Einstein'e göre ikisi aynı) kaosa doğru çözülme zorunluluğu, yavaş yavaş ve kaçınılmaz olarak bu enerjik yapı ya da süreçlerin ardındaki itici gücün, servi ağacı gibi daha uzun ömürlü ve etkili enerji seyrelten varlıklara dönüşmesine yol açtı. Gerçekten de, ağaçlar ve içinde bulundukları ormanlar dünya üzerindeki en etkili enerji seyrelten varlıklardır. Ekvator yağmur ormanları, çok serin yerlerdir.

Termodinamik açıdan, dünyadaki hayatın amacı, güneş sistemimizdeki en güçlü enerji farkını azaltmaktır: neredeyse 5500 derecelik güneş ve neredeyse mutlak sıfır derecedeki uzay. İçinde yaşam, ve oksijen üreten organizmaların sağladığı atmosfer olmasaydı, Dünya adını verdiğimiz gezegen çok sıcak bir kaya parçasından ibaret olurdu; ve güneş enerjisini uzayda dağıtmaya dayalı entropi görevini yerine getiremezdi. Ancak talihimize, Dünya, göktaşlarından buz toplayacak, basit hücresel yaşamın oluşması için gereken şartları bir araya getirecek, oksijen dolu atmosferini güneşin gücünün bir kısmını filtreleyecek bulutlar ve ozon tabakasıyla kaplayacak, canlı sistemleri yavaş yavaş, sonradan ayrı varlıklar haline gelecek olan çok hücreli komünlere dönüştürecek, sonra bu komün varlıkları, toprakla havayı, yeraltı sularıyla atmosferi birleştiren fotosentezci bitkilerle ve sonra bu bitkileri sindirebilen, gittikleri verimli topraklara meyvelerini taşıyabilen mahlukatla çeşitlendirecek, sonra da sonsuz yaşam - ölüm döngüsü içerisinde maddenin akışını sağlayan ayrıştırıcı ve geri dönüşümcü organizmalar yaratacak kadar akıllıydı. Çok zeki bir Gaia. 

Evrim sürecine bakarsak, süreğen bir şekilde devam eden ama periyodik olarak kesintiye uğrayan, giderek artan bir organizasyon, giderek artan bir karmaşıklık, giderek artan çeşitlilik, giderek artan bireyselleşme ve bunun yanında giderek artan iletişim ağları ve karşılıklı bağımlılık, giderek artan zeki, kendi kendini takviye eden, kendi kendini çoğaltan ve kalıcı enerji ve madde, girdap gibi döngüye giren ve kaos üreten termodinamik süreçler yani varlıklar, cıvık mantarlar, bakteriler, yosunlar, bitkiler, hayvanlar, insanlar, toplumlar, ekonomiler, ekolojiler, ve dünya çapında bilgi değiş-tokuş ağı görürüz. Joe, Jack ve Fido gibi isimleri olan tüm bunların hepsinin ve her birinin işlevi, yerel, sınırları olan düşük entropili olaylar yaratarak ekserjiyi entropiye indirgemektir.

Sadece fiil olmakla kalmıyoruz, ayrıca, enerji "altınını" harcanmış ısı "cürufuna" dönüştüren bir simya kullanarak çevresine kaos ihraç etmek maksadıyla, işi, sınırları olan düzeni korumak olan geçişli fiilleriz biz.

Bu, meleklerin bir basamak altındaki "son derecede gelişmiş" Homo Sapienler için (kibirimiz bizi her zaman yukarıya taşımıştır) pek de uygun bir iş tanımıymış gibi durmayabilir. Ancak, iş tanımı bundan biraz daha fazlasını gerektiriyor. Maalesef bunu hep yanlış yorumladık.

Embriyo gelişimini, bir bebeğin büyüyüp önce çocuk sonra yetişkin olmasını incelersek, veya öncü türlerden ormanlara kadar bir ekosistemin ontolojisini araştırırsak, ya da uzun ömürlü türlere dönüşen yeni adaptasyonların evrimini ele alırsak, hızla büyüyen, çabucak genişleyen, enerjiyi yiyip bitiren varlıklardan, düşük enerji ve materyal tüketimiyle en fazla enerji azaltımı arasındaki optimum dengeyi tutturmuş olan, enerjiyi çok daha etkin kullanan ve istikrarlı yapılara geçiş olduğunu keşfederiz. Bu tip türlere ve ekosistemlere "olgun" deriz. Bunun en iyi örneği tropik yağmur ormanlarıdır. Bu tip insanları, toplumları ve ekonomileri de "olgun" kabul ederiz. Yerli avcı-toplayıcı kültürler bunun en büyük örneğiydi, ne var ki modern insan dünyasında böyle örneklere artık yer yok.

Olgun ve istikrarlı ekolojik sistemlerle ilgili fark ettiğimiz bir başka husus da, ister bireysel organizmalar olsun, ister orman ekolojileri, çevresel baskı altındayken, belki daha hiyerarşik ama daha az etkin, daha az çeşitlilik içeren ve kaynakların ve enerjinin daha fazla "sızıntı" yaptığı, daha ilkel biçim ve organizasyonlara doğru ters evrimleştikleridir. Aynı şey insan adını verdiğimiz organizmalar ve insan toplumları için de geçerlidir. Ancak, insan kültüründe baskı, fiziksel ya da biyolojik olabileceği gibi, psikolojik de olabilir.

Okulda bize tarih öğretirlerken, zaman çizelgesi, ilk medeniyetle, dünyanın yüzünü ve insanın dünyayla olan ilişkisini değiştiren tarım "devrimiyle" başlatılır. Gayet iyi anlaşır sebeplerden dolayı (zira kültürümüz şu anda, tam da yaşamamız gerektiği gibi yaşadığımıza inanmaktadır) , Homo Habilisin yeryüzünde yürümeye başlamasından itibaren, bir tür olarak varlığımızın %99'unu, olgun bir termodinamik süreç dahilinde, daha geniş kapsamlı bir enerji dağıtma sistemi olan orman ekosisteminin bir parçası olarak geçirdiğimizi görmezden geliyoruz. Kâr üretmeye başladığımız andan itibaren (tüketebileceğimizden daha fazla yiyecek serveti), önce kendi ekolojik konumumuz içindeki öncü tür olarak, sonra da küresel çapta istilacı tür olarak yayılmaya, bu arada da çevremizi ormansızlaştırma, çoraklaştırma ve yerel türleri yok etme gibi yollarla kalıcı olarak değiştirmeye başladık.

Gaia'nın karbon dengesini sağlamak ve küresel sıcaklığı muhafaza etmek için dikkatli bir şekilde yerin altına gömdüğü fosil yakıtlardan yararlanmayı öğrendiği andan itibaren, bizim görünüşteki zeki türümüz, gezegenin geri kalanının soğurup geri dönüştürebileceğinden çok daha fazla entropik atığı(kirlilik) ihraç ederek(bu arada biyolojik olarak geri dönüştürülemeyen tonlarca petro-kimyasal atık var), gezegenimizi küresel çapta değiştirmiştir. Doğal kaynakları faydalanmak ve doğal ihtiyaçlar yerine yapay istekleri tatmin etmek için tüketim malına dönüştürmekle, uzun zamandır istikrarını koruyan eko sistemlerin, artık biyolojik çeşitliliği devam ettiremeyecekleri seviyeye gelene kadar temelini sarstık. Bunu yaparak da altıncı büyük, ve dünya tarihindeki ilk sadece bir türün (zeki olduğu iddiasındaki) sebep olduğu soy tükenmesini başlatmış olduk. Gaia'nın yer altına gömdüğü karbonu atmosfere salarak, dünyanın iklimini, eski haline gelmesi milyonlarca yıl sürecek şekilde, kesinlikle daha sıcak bir seviyeye çıkarttık. Daha önce soy tükenmesi "düzensizliklerinden" yola çıkacak olursak, Gaia'nın bizim hızlandırılmış entropi üretimimizi, her yere yayılmış kirliliği ve biyolojik çeşitlilikte emsali görülmemiş bir azalmayı düzeltmesi 20 -50 milyon yıl kadar sürecektir

Bu, zeki ve olgun türlerin yapacağı bir iş değil. Bu, bir çocuk ya da ergenin bencil, kendi egosunu tatmin etmeye yönelik olarak yapacağı bir harekettir. Yani, zirai devrimle komşu olan ve sınai devrimle üstel olarak azgınlaşan bir baskı kaynağı, türlerin daha ilkel organizasyon ve davranış biçimine doğru gerilemesine sebep olmuştur. Bu gerilemeyi durdurmayı ve tersine çevirmeyi zorlaştıran şeyse, bütün küstahlığımız ve kibirimizle, buna gelişim adını verip daha olgun Homo Sapien kültürlerine "ilkel" ve "vahşi" dememizdir.

Tarımsal devrimle birlikte fiziksel ve kültürel çevremizde değişen şeylerden biri de "kâr" kavramıyla tanışmamız oldu. Bütün canlı organizmalar ve ekosistemler enerjiyi vücuttaki karbonhidrat ve yağ olarak, veya yemiş ve tohum zulası olarak, ya da ormanların ve okyanusların tabanında çok uzun zaman içerisinde biriken humus ve biyokütle olarak saklarken, bunu her zaman için günlük ve mevsimsel dengeleri muhafaza edecek şekilde yapmış, sağlıklı ve olgun bir ekolojinin geri dönüşüm kapasitesini aşmamıştır. Bu ekolojik zorunluluk, Kızılderililerin sadece ihtiyaçları olduğu kadarını aldıkları, bireysel ve toplumsal bir karar alırken sonraki yedi nesli de gözettikleri felsefelerine benzemektedir.

Fosil yakıt biçimindeki "antik gün ışığının" kullanılması sayesinde maddi "servetin" emsali görülmemiş bir şekilde büyümesi ve modern ekonominin basit ihtiyaçlar yerine sadede kâra odaklanmasıyla birlikte, insanlık küresel ölçekte, son derece hiyerarşik, eşitlikçi olamayan, ekolojiyi yok eden, ve dünyayı kendi zaman algısı içersinde muhtemelen sonsuza kadar sürecek şekilde ciddi anlamda değiştiren bir türe gerilemiştir. Kendi ilkel gerilememizi, gerçek ilerici ve aydınlanmış gelişim zannettiğimiz gibi, güçlü kültürel baskı kaynaklarını da kişisel ve toplumsal çıkarımız zannediyoruz. Bu baskı kaynaklarının başında, özellikle şehirlerdeki aşırı kalabalıklaşma, temel kaynakların adaletsizce dağıtılması, temel olmayan servetin daha da adaletsizce dağıtılması, ve kültürün tetiklediği, genellikle biyo-kültürel ihtiyaçlarımıza ters düşen hiçbir zaman tatmin olmayan arzularımız gelmektedir. Bunun sonucu, bu makalenin başında bahsedilen evrimsel sürecin en sonundaki insanımsıdır.

Termodinamik açıdan, bilinçli ve bilinçsiz tercihlerimizle, işlevini kaybetmiş ve gerileyen bir insan ekolojisi yarattık. Kendi "atık" maddesi oksijenle bir yandan dünyayı kalıcı olarak değiştirirken bir yandan da kendi kendini zehirleyen anaerobik siyanobakteriler gibi, insanlar da kendi ürettikleri aşırı atıkla kendi kendilerini (ve milyonlarca başka türü) zehirliyor.

Tabii asıl görevimizin ne olabileceğini bilmiyoruz ve bilemeyiz. Bir bilim-kurgu yazarı, çok uzun zaman önce dünyaya düşen bir uzay gemisindeki uzaylıların, evrimleşip akıllı varlıklara dönüştükten sonra uzun ömürlü uzaylıların evlerine dönmesini sağlamak maksadıyla uzay gemisi için gereken parçaları yapmak üzere dünyaya yaşam tohumu serptiğini yazmıştı. Belki de öyledir.

Ya da belki, kuantum fizikçisi Erwin Schrödinger'ın çığır açan eseri "Yaşam Nedir"in sonsözünde, vücudun, doğanın determinist kanunlarına göre hareket eden bir mekanizma olduğu görüşüyle iradeli kontrolle elde edilen inkar edilemez tecrübeyi uzlaştırmak için yazdığı gibidir. Şöyle yazmıştı: "Bu iki gerçekten yapılacak tek çıkarım, bence, benim... atomun hareketlerini doğa kanunları içinde kontrol ettiğimdir. Yani ben Tanrıyım."

Bu görüş, Alan Watt'ın, o değilmiş gibi yapan o olduğumuz görüşüyle uyuşmaktadır. Bilinmeyenlerle dolu evrende, evrenin dağılmış ve bireyselleşmiş hali olabiliriz. Ne var ki, insanlığın son zamanlarda yaptıkları Tanrı olmakla ya da evrenin kendisi olmakla pek de uyuşmamaktadır. Belki de artık yaşımızın gereği gibi (3,5 milyar yıllık yaşam ve 2,4 milyar yıllık insanlık) davranmamızın ve termodinamiğin ikinci kanunu çerçevesinde optimum dengede yaşamayı bir kere daha öğrenmemizin vakti gelmiştir.

----------
----------
Makalenin yazarı Robert Riversong süper izole edilmiş güneş enerjili evlerin tasarımcısı ve müteahhidi, sürdürülebilir tasarım öğretmeni, doğa rehberi, dönüm noktası kılavuzu, ve doğmak için mücadele eden yeni dünyanın ebesidir.

NOT1: Bu çeviriyi yapmak için harcadığım zamandan da anlaşılacağı üzere, yazarın fikirlerine genel olarak katılsam da, bunların birebir benim fikirlerimi yansıttığı iddia edilemez. Burada yazılanlar öncelikle yazarı bağlar.

NOT2: Bu makalede anılan bilim dallarına hakim olmadığım için bazı terimlerin çevirisinde hata yapmış olabilirim. Benden daha bilgili arkadaşlar düzeltirse memnun olurum.
NOT3: Linkler bana aittir. Çeviriyi yaparken konuyu daha iyi anlamak için okuduğum başka yazıları, belki meraklısı çıkar diye paylaşmak istedim.

No comments:

Post a Comment